29 Aralık 2014 Pazartesi

Breakfast at Tiffany's

Breakfast at Tiffany's ülkemizde "Çılgınlar Kraliçesi" olarak çevrilmiş, tam çeviri Tiffany'de Kahvaltı, 1961 yapımı film.
Holly Golightly'yi Audrey Hepburn, Paul Varjak'ı George Peppard canlandırıyor.
Vikipedi:
Piyasada tutunmaya çalışan çiçeği burnunda bir yazar olan Paul Varjak (George Peppard), New York'ta eski bir apartman dairesine taşınır. Buradaki güzel ama tuhaf davranışları olan komşusu Holly Golightly (Audrey Hepburn) onun ilgisini çekmeye başlar. Hollytaşradan gelmiştir, mutsuz bir çocukluğun ardından 14 yaşında evlendirilmiş, aktris olmak için Hollywood'a kaçmış, sonra da New York'a gelmiştir. Burada geçimini sağlayan paranın kaynağı pek açık değildir. Holly'nin çelişkili yaşam tarzı, sadece tek bir roman yazmış ve kendine güven sorunları olan Paul Varjak'ı hem şaşırtır hem de onda hayranlık uyandırır. Toplum içindeyken, seksi ve kaşarlanmış tavırlarıyla dışadön
ük bir kişilik yapısı sergileyen Holy, Varjak'la yalnız kaldığında savunmasız, yumuşak, tatlı, çocuksu ve vesveseli bir insan haline gelmektedir.
Filmde aklımda kalan en net yer ise, Paul Varjak'ın :
"Paul Varjak. V A R J A K. I am writer. W R İ T E R." demesiydi.
Ha bir de, kedi bölümü var tabi. Bence bu bölümü izlemelisiniz.
Filmde Moon River şarkısını bizzat Audrey Hepburn söylüyor.
Ben bu filmi çok beğendim, tavsiye ederim. Tabi izlemeyen kaldıysa...

Bir dahaki yazımda görüşmek üzere.
Hadi hepinize gudbay.

http://www.youtube.com/watch?v=BOByH_iOn88

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87%C4%B1lg%C4%B1nlar_Krali%C3%A7esi







27 Aralık 2014 Cumartesi

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

2001 yılında tamamlanmış olmasına rağmen 2004'te gösterime girebilmiş, Ahmet Uluçay'ın hem yönetip hem oynadığı film.
O kadar güzel, o kadar samimi ki hiç bitmesin istiyor insan. Defalarca izleyesi geliyor, izliyor, doyamıyor.
Filmde müzikler çok iyi kullanılmış. "Beyaz giyme" o kadar yakışmış ki filme.
Bazı yerleri -belki biraz da tırstığım için- pek beğenemedim. Mesela ahırımsı yere girişleri, kadının filmleri yakışı, ve Nihal'in cevizi yiyişi. Cadı gibi öcülerin kulakla bişeyler yapışı vs. Müzikler çok gerdi doğrusu.
Nedendir bilmem, bizim oralarda da kullanıldığı için olsa gerek, Recep'in "Abaaaaa! Yingeeee!" diye bağırdığı sahneyi çok beğendim, nebliym, çok samimi geldi bana.
Beyaz giyme'yi her duyduğumda bu güzel film aklıma geliyor. İlk izlediğimde o kadar etkilendim ki, telefona zil sesi yaptıydım [:)].
Gelelim konuya:
Gımıldakçı Mehmet ve Recep'in hikayesi anlatılıyor. Bu iki arkadaş bir film gösterme makinesi yapmaya çalışmaktadır, fakat resimler gımıldamamaktadır. Recep karpuzcunun yanında, Mehmet ise berberin yanında çırak olarak çalışmaktadır. Recep şimdi adını hatırlayamadığım bir kadına ineklerine vermesi için karpuz kabuğu götürürken orada gördüğü Nihal'e aşık olur. Nihal ondan yaşça büyüktür. Ben tam anlayamadım, ama galiba Nihal'in küçüğü de Recep'e aşık galiba. "Garpuzcunun çıraa"... Karpuz kabuğu isteyen kadın onu "güzel piç" diye sever, bir gün saçlarını över. Şans bu ya, Recep ayna ile tarak alır kendisine, Mehmet'in de ustasının onu test edeceği tutar. Mehmet'e kestirtir saçlarını Recep'in. "Anasını ağlattın saçların"... Recep Mehmet'le bir mektup yollar Nihal'e, ona aşık olduğunun yazdığı. Nihal gizli bir yerde okur mektubu, gülümser. Odadaki oyuncak bebek düşer, kaldırır. Oradan çıkar. Bebek yine düşer. Recep ve Mehmet'in resimler gımıldıyordur artık. Gımıldakçı Recep ve Mehmet... Sonradan öğrenir Recep. Nihal ve ötekiler taşınmıştır. Ağlar Recep, ağlar. Tek destekçileri deli Ömer, ölmüş nişanlısı Nuriye'nin gelmediğini görünce parçalar makineyi, gider. Recep ve Mehmet denizi izlerler. Recep ona yazdığı film senaryosunu anlatır, "Değirmenci, buğdayım var öğütülcek".
Kaç para şu sekizlik kamera?
"Kim icat etti len bu gımıldak lafını? Adımız gımıldakçıya çıktı. Gımıldakçı Recep aşağı gımıldakçı Memet yukarı. Ne len bu? Buna sinema derler sinema!"

İşte buna sinema derler!
















11 Aralık 2014 Perşembe

Au Revoir Les Enfants

Elveda, veya görüşmek üzere çocuklar.
1987 yapımı film, louis malle filmi.
İki çocuğun hikayesi anlatılıyor, biri yahudi, diğeri fransız, biri jean, biri julien.
Jean -Kippelstein- Bonnet, Julien Quentin.
Şimdi, öncelikle bu iki çocuğun hikayesi klasik olarak başlıyor. Öncelikle birbirlerine düşmanlar falan fıstık. Sonradan anlaşmaya başlıyorlar, aralarında duygusal bir bağ oluşuyor, bu da tamam.
Ama kardeşim, filmin bir sonu var ki tokat yemişten beter oluyorsunuz yahu.
Filmi daha iyi anlatabilmek için uludağ sözlükte bu filmin hakkında yazdığım bir yazıyı buraya kopyala yapıştır yapayım, evet raskolnickov um ben.

《ağlatabilecek bir film, 1987 yapımı.
julien fransız bir çocuktur. jean bonnet ise yahudi. bu iki çocuk papaz okulunda okumaktadır -jean okulun müdürü tarafından alman "hans"lardan saklanıyor-. ilk başta bu iki çocuk düşmanken, bir süre sonra aralarında duygusal bir bağ oluşuyor.
okulun mutfağında çalışan joseph hırsızlık yapıp da kovulunca, intikam için okulda yahudilerin saklandığını ihbar ediyor. bonnet yakalanıyor, diğer yahudiler de.
filmin sonunda julien'in gözleri doluyor bonnet almanlar tarafından götürülünce, tabi sizin de...
sonra da bir yazı "bonnet, negus ve dupre auschwitz'de öldüler".
filmin başlarında julien arkadaşlarına "17 ocak 1940, bugün, bir daha asla olmayacak" diyor.
filmin sonunda ise "40 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen, ölene kadar o ocak gününün her anını hatırlayacağım."》

Düşündüm de, ne güzel yazmışım lan.

Tavsiye ederim efenim, mis gibi film.


Raphaël Fejtö - Jean Kippelstein Bonnet
Gaspard Manesse - Julien Quentin

Mme Quentin ler falan fıstık var da, onları da vikiden bakın canım. Her şeyi devletten beklemeyin.

Alın bu afiş

Jean ile Julien 


Ahanda bu Jean Kippelstein Bonnet

Bu da Julien Quentin

Okuyup da yorum yapmayanın interneti gitsin.

30 Kasım 2014 Pazar

Samsung

Telefondan televizyona kadar evde her şeyi samsung olan biri olarak bu yazıyı yazmayı birkaç saattir düşünüyordum. Nasip şimdiyeymiş. Kurduğum cümleleri unutmadan yazmaya başlıyorum.

Bu samsung telefonlar çok dayanıklı azizim. Kasten parçalamaya çalışmazsanız 5. kattan da düşse başına bir şey gelmez, senelerce kullanılır. Denedim oldu yani (lütfen evde denemeyiniz, galaxy s5 inizin parçalanması durumunda sorumluluk kabul etmiyoruz, etmem yani).

Bugüne kadar 3 samsung telefon kullandım. 2si kızaklı, biri düdük tuşlu acayip bişey. Kızaklı telefonları çok sık düşürmezseniz, en aşağı 6 sene gidiyolar. Tuşlu olanı ise, başka modellerinde ne olur bilmiyorum ama, ne kadar düşerse düşsün hiçbir şey olmuyor kendisine. Ama ekranına karşı hassas olmak lazım.

Telefonlar iyi güzel, ama televizyonlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunlardan bir tanesi karşımda, ve başka yerlerde de çok samsung tv gördüm. Beğenmedim açıkçası. Tamircide karşıma çıkan ,saba veya sabah, tam hatırlamıyorum, marka bir televizyonun görüntü kalitesi daha iyiydi.

Samsung telefonların şarj aletine hassas davranın. Üflesen bozuluyorlar. Kulaklıklarda da durum aynı. Gerçi genel olarak kulaklık çok uzun dayanmayan bir şey, o konuda çok eleştiri yapamam -ama binbir hevesle alınan kulaklığın üç hafta dayanması da çok koyuyor insana be-.

Sonralıkla, bu yazıyı sonuna kadar okuduğun için teşekkürler. Eğer satır atlayıp da sonu okuyorsan, okumadığın satırlarda mutluluğun sırrı yazıyor, dön oku derim.

Ayrıca, hiçbir telefon 3310un eline su dökemez. Nokia. Pardon, nokta. Ehe.

Yıllar sonra gelen edit : Ben bu samsungun tabletlerinin ta amk. Bi donar, bi kasar, bi eli ayağına dolaşır. Yüz milyonluk dandirik tabletimsilerden alın daha iyi amk. Çok sinirliyim amk. Elim ayağım titriyo amk.
Hoşçakalın ameke.

28 Kasım 2014 Cuma

Yabancı Dil Öğrenme

Öncelikle, baştan söyleyeyim, burada yazacaklarım bilimsel bir dayanağı vs si olmayan, sadece bir tavsiye olabilecek şeylerdir.

Şimdi, kelime öğrenmekle başlayalım. Ben -sizde işe yarar mı bilmem, herkes farklıdır- altyazılı film izleyerek kelime öğrenirim. Sesleri dikkatli dinleyerek telaffuzları da iyi öğrenebilirsiniz aslında.

İngilizceniz iyiyse, ve başka bir dil öğrenmek istiyorsanız -ingilizceniz orta seviyede olsa da olur, bir yazıyı aşağı yukarı anlayabiliyorsanız tamam- ingilizce altyazılı farklı dillerde filmler de izleyebilirsiniz. Bir taşla iki kuş, hem yeni bir dil ve yeni kelimeler, hem de ingilizceniz gelişir, alıştırma niyetine.

Film izlemek diyorum, bu şarkı dinlemek de olabilir, maksat dile kulağınız alışsın. Telaffuzları da çözün. Ha, öğrenmek istediğiniz dili konuşan bir ülkeye gitmek, orada bir süre yaşamak da iyi olur, hoş olur, oh mistir ama herkes de gidemiyor ki canım. Ben gidemiyorum mesela.

Sözlük kullanabilmelisiniz. "Ne var bunda yeaaa" diyeceklere de peşin peşin cevabı vereyim: Ben sözlük nasıl kullanılır bilmeyen adam gördüm, hatta arkadaşımdı bu eleman.

Seviyenize göre kitap alın o dilde, okuyun. Sözlük de kullanın tabi, mesela diyelim ki, sözcük pencil. Siz onu bilmiyorsunuz diyelim, hadi olmaz öyle şey de, oldu diyelim, bir bakarsınız sözlüğe, kalem, tamam. İki bakarsınız, hadi en fazla üç kez bakarsınız, sonra bakmazsınız. Artık öğrenirsiniz o kelimenin anlamını.

Kalıpları -selamlama, temel soru hedeleri vs vs- öğrenmek için de kitap okuyabilirsiniz. İşe yarar yani.

Ondan sonra da zaten o dili çat pat konuşabilirsiniz.

Hadi hoşçakalın!

11 Ekim 2014 Cumartesi

My Girl

1991 yapımı bir filmdir, evet evet, o hani salya sümük ağlatan filmlerden

dir bu da.

Tamıs Cey’i (yav yok mu işte, Thomas J. Sennett) Macaulay Culkin oynuyor, evde tek başına’nın Kevin’ı. Veyda’yı (Vada Sultenfuss) da Anna Chlumsky.

Filmi izlerken hani Thomas J.’in herşeye alerjisinin olduğunu söyler Vada. Biz tabi büyük bir ihtimalle buna gülüp geçmişizdir. Fakat sonra arılarla ilgili öyle bir olay olur ki…Ağlatır.

Spoiler olmasın, ne olduğunu söylemeyeceğim. Büyük bir ihtimalle de izlemişsinizdir zaten.

İlk izlediğimde çok etkilenmiştim. Salya sümük ağladım demeyelim, ama bayağı etkilenmiştim. Başrolünde çocukların oynadığı eğlenceli gözüken bir film nasıl olur da bu kadar üzgünçlü, ağlatıcılı, böhühülü olabilirdi?

Ama şunu da belirteyim gerçekten çok güzel bir film. Ceset sahnesi var birkaç tane, onlardan korkmanıza gerek yok zaten. Film korku filmi falan değil.

Ayrıca filmin soundtrack’i de harika.


Fragmanı:


Vada:


Thomas J.


The Omen

1976 yapımı bir filmdir. İşte bu filme eski diyebiliriz.

Başroldeki haşın bakışlı sayko psikopat Damien Thorn’u Harvey Stephens oynuyor (2006 yapımı olanda Seamus Davey-Fitzpatrick olması lazım damien rolünde).

Ben şahsen bu filmin hem 1976 yapımı hem de 2006 yapımı olanını izlemiş bir homo sapiens olarak bu filmin daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Öteki film bana sırf 6 6 2006’yı kaçırmamak için yapılmış gibi geldi.

Her ne kadar şimdinin filmleriyle karşılaştırıldığında pek bir zottirik dursa da, yapım yılını unutmamak lazım.

Korku filmi izlemek istiyorsanız, ve kanla vs korkutan filmlerden sıkıldıysanız izleyin efenim.

Pişman olacağınızı sanmıyorum.

Filmin afişi:


Korkunçlu çocuk damien:





Fragmanı:


The Boy in the Striped Pyjamas

2008 yapımı filmdir. Yenidir daha, eh 6 senelik filme eski demek benim için çok tuhaf.

Filme tanım olarak ise, şöyle bir şey yapabilirim: Tüm nazilere ana avrat şirinleten film.

Filmde bir nazi askerinin oğlu Bruno (Asa Butterfield) ile bir yahudi çocuk olan Shmuel (Jack Scanlon)un arkadaşlığı anlatır. Sonunda ağlatabilitesi yüksektir.

Filmin adının “Çizgili pijamalı çocuk” olmasının nedeni, bence, Bruno’nun Shmuel ve diğerlerinin giydiği kıyafetleri pijamaya benzetmesi olabilir.

Filmi izlememiş veya hiç duymamış kişilere söyleyeyim, bu ikisinin nasıl arkadaş olduğunu merak edebilirler, onun için sizi bir süreliğine filmin vikideki tanımıyla baş başa bırakayım:

Vikideki tanım

Filmin sonuna doğru Bruno toplama kampının içine girer. Devamını anlatmayayım.

İzleyin. Pişman olmazsınız.

Filmin afişi:


Shmuel:


Bruno:

Fragmanı: