29 Nisan 2015 Çarşamba

Türk Yapımı Korku ve Bilimkurgu Filmlerinin Çoğunlukla Tutmamasının Sebebi

Hiç düşündünüz mü elin conisinin iki tane sikimsonik oyuncu oynattığı, bok gibi senaryolara sahip filmler ülkemizde ayıla bayıla seyredilirken, türk filmlerinin, çoğunlukla korku ve gerilim filmlerinin bir türlü yabancıların yaptıkları kadar rağbet görmemesinin sebeplerini?
İşsiz olmamdan mütevellit ben çok düşündüm.
Müsaadenizle başlıyorum bugünkü saçmalamacaya...

××××

Bi filmin sevilmesini, dalga geçilmemesini sağlayan nedir?
İzleyicinin filmin içine girebilmesi, kendini filmden biriymiş gibi hissedebilmesidir.
Yabancı filmler ne kadar boktan da olsalar izleyiciyi kendilerine çekebiliyorlar. Ki ben bunun filmin kalitesiyle alakalı olduğunu sanmıyorum.
İşte türk filmlerinin genel olarak izleyiciyi içine çekememesinin sebebi bu. Genel olarak "biz yapamayız, bizim elimizden kör eşek yem yemez, başkaları yapsın biz izleyelim biz bu işi beceremiyoruz" vs düşüncesinde insanlarız biz. Kendimize bu konularda güvenimiz çok az. Yabancılar yapınca iyi güzel oluyor, ama bizimkiler hep tu kaka, hep tu kaka.
Yani, öncelikle bu "bizim bi bok yapamadığımız, yapamayacağımız" düşüncesi yok edilmeli.

Hadi, diyelim ki gitti bitti yitti, ülkemizden bir daha asla tekrardan yazılmamak üzere silindi bu düşünce.
Ben bizim filmlerin bizim halk tarafından yine çok ciddiye alınacağını, yabancı filmler gibi ayıla bayıla izleneceğini sanmıyorum.

Peki yabancılar kendi filmlerini izlerken neler düşünüyorlar?
Bu konuda bu ülkenin bir vatandaşı olarak, doğma büyüme buralı olarak pek tecrübe etme fırsatım olmadığı için, doğal olarak yorum yapamayacağım.

××××

Ülkemizde bu tarz filmlerin çok çekilmemesinin nedeni ise uzun uzun anlatılması gereken bir şey değil.
Cevap basit.
Bu tarz filmler yerli olduğu zaman çok rağbet gören filmler olmadıkları için, doğal olarak insancıklar o kadar masraf yapıp risk almak da istemiyorlar.
Ya tutmazsa?

Ama peki ya tutarsa?

××××

Uzay kuvvetleri 2911, böyle bir şey işte, bi film yapmışlar.
İlk hafta bir kişi izlemiş.
E normal abicim.
Bu haber internette dolaşmadan önce kaçımızın haberi vardı, reklamını yaptılar da biz mi görmedik?
Yabancı filmlerin bu kadar bilinmesinin nedeni de her yerde reklamlarının yapılmasıdır herhalde.
Eğer bir şey yapıyorsan, bu insanlara hitap eden bişeyse, reklamını yapacaksın kardeşim.
Reklam yapmayana seyirci yok.

××××

Ayrıca o ince belli neydi lan 2911 yılında asdfghjklşi

××××

Şarjım % 2 olmuş. Daha da yazardım da, kapanır ki bu.
Neyse, hadin hoşçakalın.

23 Nisan 2015 Perşembe

Kill Your Darlings

Sevinin küçükler övünün büyükler 23 nisan kutlu olsunla başlıyorum efem.
Şimdi, bizim bi genç var. Heri potır oynuyo. Öncelikle, ben bu filmi izleyeli çok oldu o yüzden kısa kesmek zorunda kaliciim.
Bu okul kazanıyo. Okulda lu -lucien carr- diye bi tiple tanışıyor. Ordan uyuşturucu. Film 1940larda geçiyor. Filmin başında Türkiye adı geçiyor, karikatürdeki gibi oldum ben.


Şimdi bunlar lu, heri, bi de iki kişi daha the new vision deyü bi grup kuruyolla. Sonracııma, bi sürü şey oluyo arada. Heri ile lu öpüşüyolar falan. Ama sonrasında lu ondan kaçıyor. Sonra, lu ya dadanan bi herif varmış, lu onu öldürüyor. Heriden ifadesini falan yazmasını istiyor. Heri yazıyor, ama yollamıyor. Onu okula yolluyor. Heri başka bş adamla emmeli gömmeli şeyler yapıyor. Lu ya dadanan herif cinayetinde -ki film bununla çok akakalı, temel bu zati- 4lünün 3ü tutuklanıyor. Biri babası zengin olduğundan çıkıyor. Öteki, hatta savaşta arkadaşı falan ölüyodu, ona ne olduğunu unuttum, ama o da içeride çok kalmıyor. Lu da 1 sene ıslahevinde yatıp çıkıyor.
Filmin bu kadar geç yapılmasının sebebi lu nun tüm olanları geçmişte burakıp yeni bir hayata başlamak üçün olayla ilgili film veya kitap basılıp, yayınlanıp, çekilmesine izin vermemesiymiş, lu öldükten birkaç sene sonra filmi yapmışlar.

Çok kısa oldu, aman boşver. Uzun olsa okuycak mıydınız sankim?

Aydin ojcakalın.
Yepisyeni saçmalamacalarla buluşmak dileğiyle..

31 Mart 2015 Salı

Idi I Smotri - Gel ve Gör



Savaş karşıtı filmler arasında önemli bir yere sahip olan 1985 yapımı film.
1943 yılında Belarus'tayız.
13 yaşında bir çocuk, Florya. Gencecik yaşında ana kucağını terk edip partizanlara katılıyor. Annesiyle olaylı bir veda faslından sonra, hooop partizanların oraya.
Komutan onun yepisyeni ayakkabılarını başka birinim altı delik, çürümüş, bok kokan ayakkabılarıyla değiştirdiği için geride kalıyor bizim oğlan. Bu da gruptan ayrılıp zırlayarak ilerlerken, ağlayan bir kız sesi duyuyor. Hemen oraya gidiyor. Kız adının önce Roza olduğunu söylese de, sonradan Glasha olduğunu söylüyor.
Glasha ilk önce bşzim oğlsna çocuk istediğini falan söylüyor. "Şaka amk şaka" diyor sonra. Böylece bu iki sevimli dost birlikte ilerlemeye başlıyor.
Bu arada Glasha ve Florya daha önceden partizanların orada karşılaşmışlar.
Florya'nın köyüne gidiyorlar sonra. Florya önceleri ailesinin küçük ikiz kardeşleri de dahil olmak üzere diğer tüm köydaşları (yeni kelime buldum lan) gibi öldürüldüklerine inanmak istemiyor. Bunu ona anlatmak gerçekten zor oluyor.
Glasha'nın onu avuttuğu, eliyle ot yedirdiği sahne, Glasha'nın dansıyla birlikte en sevdiğim sahneler.
Sonra bizim oğlan Glasha yı orada bırakıp, vedalaşıyor, dört kişi ve korkuluğumsu paçavradan adolf hitler şeysiyke yiyecek bulmak amacıyla ilerlemeye başlıyorlar.
Hitleri bir köşeye bıraktıktan sonra yolda 2 kişi ölüyor. Florya ve adını hatırlayamadığım hede amcası sütünü sağmak için bir inek kaçırıyor. Fakat amcası yolda öldürülüyor, inekceğizin de sonu aynı. Bi Florya kalıyor.
Sabah olunca bir köylünün arabasını çalıp ineği aç köydaş ve yoldaşlarına götürmeyi planlarken, köylünün sıkı direnişi ile karşılaşıyor.
Köylü ona Almanların geleceğini, kıyafetlerini ve silahını saklamasını söylüyor, ve ona klasik köylü kıyafetleri giydiriyor. Adı da artık zenka perekhod olmuş bizim oğlanın. Aile fertlerinin adlarını öğreniyor, ve perekhodların oraya gidiyorlar.
Almanlar orada çocukları bir eve kapatıp, ailelerine çocuklarının çığlıklar içinde diri diri yakılışını izletiyorlar. Florya kaçmayı başarıyor. Sonra bizim oğlanın kafaya silahı dayayıp bir resim çekiyor Almanlar. Sonra gidiyorlar. Ve partizanlar oraya geliyor. Florya mızıka gibi bişile sesini duyurmaya çalışan, kanlar içinde bir kızla karşılaşıyor. O Glasha, tanınmaz halde. (Yanlışım varsa düzeltin)
Sonra kızı orada bırakıp uzaklaşıyor. Yoldaşlar Almanları kurşuna diziyor. Ve gidiyorlar.
Florya duruyor. Gölcük içinde bir afolf hitler resmi. Ateş etmeye başlıyor. Bebekliğine ulaşana dek... Gelmişini geçmişini hesabı.
Ve partizanlarla birlikte, yeni gelenlerle, ilerlemeye başlıyorlar yine...

Bitti. Son. The end.
Gudbayın.
Hadin hoşçakalın.

15 Mart 2015 Pazar

Angela's Ashes

Cancağızlar, farkındayım, uzun süredir yazdığım yok. Aman, zati okuyanım yok ki. Deli gibi yazıp duruyorum kendi kendime.
Şinci, film 1999 yapımı. Ama gerek görüntüler, gerek kıyafetler bana private peacefulu anımsattı. Film 2012 filmi gibi.
Frank McCourt deyü bi eleman var. Filmin başında yeni doğan kız kardeşi Margaret Mary birkaç günlükken ölüyor. Böylece İrlandalı ailemiz, Amerika'dan İrlanda'ya geri dönüyor. Frankie bu sahnede "Biz özgürlük heykeli ne Merhaba dedikten sonra hoşçakal diyen ilk İrlandalı aike olarak tarihe geçtik" gibisinden bişiler söylüyor. Ayrıca filmdeki olaylar 1930lu yıllarda geçiyor.
Şinci ailemiz geri geliyor insanların açlıktan, kıtlıktsn kırıldığı, yağmuru hiç eksik olmayan Limerick'e...
Bu frankın babası kuzeyli bir protestan, annesi güneyli bir katolik. Filmin başında frankie bununla ilgili de bişiler diyor.
Frankın kardeşleri hep ölüyor. Yazık lan amına koyim. Babaları alkolik, hangi işe girse kovuluyor. Anneleri ise ne kadar çırpınsa da bi bok olduğu yok.
Frankın altı delik ayakkabıları ile okulundaki piçler hep dalga geçiyor. Filmin sonlarına doğru okulda frank gibi pek çok öğrencinin aslında potansiyeli varken, harcandoğını falan söylüyor bir öğretmen.
Frankın babası ingiltereye gidiyor çalışmak için. Para falan yolladığı yok. Frankie çalışıyor bir süre, ama gözleri kör olacak bir duruma gelince annesi ihtiyacı olan en son şeyin kör bir oğul olduğunu söyleyerek, bizimkinin çalışma hayatına son veriyor.
Babaları beş parasız dönüyor. Fakat sonra yine gidiyor. Frankie peşinden gitse de, babası ona eve dönmesini söyleyince bundan vazgeçiyor. Sonraki cumartesi biraz para yolluyor babaları. Çok sevindirik oluyorlar. Sonraki cumartesi, ondan sonraki cumartesi, ondan haber gelmiyor. Ve sonraki tüm cumartesiler...
Ve görüyoruz ki, frankie eşek kadar adam olmuş.
Bunlar ısınmak için evin tahta duvarlarını falan yıkıyor.
Ev sahibi durumu anlayınca onları kovuyor. Bunlar da çişine sahip olamayan, çişini dökmekten aciz bir herifin evine yerleşiyorlar. Sonra bir gün bu adamla frankie arasında kavga çıkıyor. Frankie çok pis dayak yiyor. Annesi ona onu savunduğu için teşekkür edeceği yerde, o herifin odasına çıkıyor.
Frankie evden o gece ayrılıyor. Bir akrabasının yanına gidiyor. Akrabası onu güzel karşılıyor. Orada kalıyor frank. Sonra bir gün iş görüşmesine gidecek, kıyafetlerini yıkıyor. Bu nedenle kıyafeti olmadığından, ölmüş bir kadının elbisesini giyiyor. Akrabası ona çok gülüyor, sanırsam teyzesi olan bir kadına göre ise, kıyafetleri iğrenç kokuyor.
Ertesi gün teyzesi hanım bunu alıyor, mağazaya götürüp ona güzel kıyafetler alıyor. Frankie de onu öpüyor.
Frankie postacı oluyor.
Veremli bir kadınla emmeli gömmrli şeyler yapıyor. Sonra o kadın ölüyor. 16 yaşında ilk birasını içip sarhoş olan frankie annesine sürtük diyor ve tokat atıyor -şok şok şok sayın okuyucular-.
Sonra kilisede yaşadığı her şeyi Saint Francis'e -böyleydi sanırsam- anlatıyor.
Bir süre onun ağzından borçlulara tehdit mektupları yazfığı tefeci bir kadının ölüsüyle karşılaşıyor. O da fırsat bu fırsat, borç defterini denizr atıp, kadının parasının bir bölümünü de cebine atıp gidiyor.
Sonra ay tutulması falan oluyor.
Sonra, ver elini amerika....
Film bitiyor.
Arada irlanda dansı meselesi, 31 falan da var. İzlerseniz görürsünüz.

Hadin hoşçakalın.
Başka saçmalamacalarda görüşmek üzere...
Hadi dağılın.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Kötü Tohum vs The Bad Seed

Farkındayım, çok uzun süredir yazı yazmıyordum. Aman, siz de okumuyordunuz zaten.

Şimdi... Daha önceki yazılarımda yapmadığım bir şeyi yapıyorum ve sözlük başlığı gibi bir başlıkla bloglamaya başlıyorum efem.
The Bad Seed 1956 yapımı, adından da anlaşıldığı gibi ecnebi filmi. Kötü Tohum ise filmin isminden, diyaloglara kadar, olduğu gibi copy paste yapılmış 1963 yapımı Türkişi versiyonu.
İkisi de siyah beyaz.
Ana karakterlerle başlayalım, Alev ve Rhoda. Adları farklı olsa da özleri bir olan über itici küçük şeytanlar. İtici diyorum, yanlış anlaşılmasın, eğer iki küçük tatlı kız bana bile itici geliyorsa bu demektir ki, über süper bir oyunculuk yetenekleri var.
Gelelim bu "kötü tohum"un ne olduğuna... Filmin ortalarında küçük cadının annesi hanım bir arkadaşına kitap yazmak istediğini söylüyor ve ona "suç işlemenin sonradan mı öğrenildiği, yoksa suç işlemeye doğuştan bir yatkınlığın olup olmadığı" hakkında bir soru soruyor. Arkadaşı da milyonda bir de olsa,  çok iyi ailelerde çok iyi yetişmiş olsalar da genetik nedenlerden dolayı arada "çürük yumurtalar", filmdeki tabirle "bozuk, kötü tohum"ların çıkabildiğini söylüyor.
Küçük cadının annesi hanım küçüklüğünden beri ailesinin bildiğinden farklı biri olduğunu düşünen bir kadın. Bununla ilgili rüyalar da görüyor.
Küçük cadının babası bey ise filmin başı ve sonu haricinde -telefon konuşmaları hariç- ortalarda gözükmeyen, uzaklarda çalışan bir adam.
Gelelim bir kez daha küçük cadılara... İki filmde de aynılar. Sınıftan bir çocuk küçük cadının "hak ettiği" güzel yazı madalyonunu kazanıyor. Küçük cadılarımız ise bu olaya "kıl oluyor" ve bu çocuğu bir güzel öteki tarafa yolluyorlar. Küçük cadılarımız daha 8 yaşındalar... Büyüyünce nasıl sayko psikopat manyaklar olacaklar siz düşünün...
Henry Jones'in LeRoy'u ve Öztürk Serengil'in Memo'su, ikisi de iyi iş çıkarmışlar. Sonları aynı ama, fok yoluna gidiyor ikisi de...
Sonlara bakarsak, The Bad Seed film bittikten sonra yaklaşık 1 dakika süren fazladan film dışı sahneleriyle filmin etkisinden kısa sürede kurtulup, normal hayata adapte olmayı kolaylaştırırken, Türkişi'nde film bitince bitiyor.
Not, Türkişi'nde anneyle kız, gerçekte de anne kız.
Hani demiştik ya, Christine -küçük cadının annesi hanımın ismiymiş, bubası da Kenneth imiş meğersem- ailesinin başka olduğu hakkında rüyalar görüyor deyü...  Babası itiraf ediyor, onu bir yerde bulmuş. Annesi de aslında Bessie Denker, yani ünlü bir sayko psikopat seri katil imiş, Christine'in abisini falan öldürmüş galiba. Böylece işin genetik yanı ve küçük cadımızın bir "kötü tohum" olduğu doğrulanıyor.
Filmin sonlarını, filmde sonda "Lütfen sonunu kimseye ötmeyin" diye rica ettikleri üçün, yazmıyorum. Sürpriz bir sonu var ama.
Yine not olarak, bu kötü tohum yaşasaydı -dayanamadım, tutamadım kendimi- Monica'yı öldürecekti. Çünkü merdivenlerden düşerek öldüğü sanılan bir kadının, küçük cadıya ölünce balıklı süsü ona bırakacağını söyleyince,  küçük cadının onu merdivenlerden attığı geçiyor filmde, küçük cadı annesine itiraf ediyor.
Ve Monica da ona ölünce muhabbet kuşunu bırakacağını söylemişti...

Biraz karışık oldu, idare edin.
Ha, versusu kim alır derseniz, karar veremedim ben. Vs alsın bari.

Hadin hoşçakalın.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Private Peaceful - Savaşın Çocukları

Peaceful kardeşler...
2012 yapımı, pek yeni, pek taze -öteki filmlere göre- film.
Çavuşun kollarındaki üç çizginin her birinin teker teker yedi ceddine sövmekten arta kalan zamanlarda anca bakabildim filme. Irıspı ivladı çıviş.
Şimdi iki kardeş var, aslında üç. İlki joe, en büyükleri küçük joe. Sonraki Charlie, en küçükleri de Tommo. Herkesin tommy sandığı Tommo.
Joe kafadan biraz gidik bi çocuk.
Babaları avcı. Bir nevi işçi gibi, lojmanda kalıyorlar. Olaylar 1908-1916 yılları arasında yaşanıyor.
Tommonun babası tommonun yaptığı bir salaklık yüzünden ölüyor.
Tommo babasının kendidinin yüzünden öldüğünü kimseye söyleyemiyor.
Bir süre sonra festivalimsi bir şeyde perulu kız molly ile tanışıp, Charlie ve Tommo aynı anda kıza aşık oluyorlar.
Bir gün nehirde üçü yüzüyorlar. Ve molly onlara çingenelerden öğrendiği falları gösteriyor. Tommo ve Charlie ona kiminle evleneceğini soruyorlar.
Bay peaceful diyor.
Peaceful kardeşler...
Bu çocuklar büyüyüp eskiden babalarının ve şimdi annelerinin patronunun yanında çalışıyorlar ama mollynin tazısını vurulmaktan kurtarmak isterken -ve kurtarıyorlar- kovuluyorlar. Başka birinin yanında çalışmaya başlıyorlar.
Mollynin charlieden hamile olduğu anlaşılıyor. Charlie molly ile evleniyor sonra. Tommo çok üzülüyor.
Ve, 1. Dünya Savaşı...
Tommo savaşa katılmak için yaşını büyük gibi gösteriyor. Charlie konuya ilk başlarda olumlu bakmasa bile, Tommo gittikten bir süre sonra o da orduya yazılıp savaşa katılıyor.
Bir süre sonra Charlie eve geri gönderilse de, tekrar orduya geri dönüyor. Oğlu küçük tommo doğduktan bir süre sonra.
Savaş sırasında tommo vurulup yaralı olduğu için yürüyemez hale gelince Charlie o amk çavuşuna karşı gelip, kardeşini yaralı olarak burada bırakmayacağını söylüyor. Yanlarında bombalar patlarken, babasının ona kalan saatini tommo ya veriyor Charlie.
O sırada babasının kendisinin yüzünden öldüğünü anlatıyor tommo abisine. Charlie ona kızmıyor, o ağaç yüzünden öldü, senin yüzünden değil, diyor.
Tommo iyileşiyor.
Emre itaatsizlikten ilk önce ikisinin de vurularak idam edilmesi kararlaştırılmışken, insaflı (!) davranıp bu cezayı sadece Charlie ye veriyorlar.
Son kez sarılıyor peaceful kardeşler...
Ve Charlie tommonun gözleri önünde vurularak idam ediliyor.

Filmin sonunda tommo bişeyler diyor, hala savaşıyorlar. Tommo savaşmaya koşarken, hooopp bitiyor.

Bişeyler daha yazardım da, benim de işim gücüm var canım.
Hadin hoşçakalın.

18 Ocak 2015 Pazar

Teen Wolf

Genç kurt, 1985 yapımı dandirik film.
Aga film baştan ibretlik mantık hatası. Maykıl cücük kadar boyla basket oynuyo aq. Benim boy 165 ben de oynarım o zaman aq. O 163le oynuyosa maykıl cordın olurum ki ben.
Şinci konu şu, Scott Howard diye basket oynayamayan bi basketçi var. Bunun ailesi ondan bir sır saklıyor, meğersem ki bunlar kurt adammış.
İşte bildiğin ayıya dönünce Scott kurt adam olduğunu anlıyor.
Önce kimseye söyleyemiyor, sonra bir basketbol maçında her şey anlaşılıyor.
Herkes eskiden ondan nifret eder iken, kankisi oluyolar skotun.
Onu sevmiyorlar, evet hala. Onlar kurt adam scottu seviyorlar.
Partimsi gibi bişide insana dönüşüyo Scott, ama kimse onu sevmiyo, onu sevmeyen sevdiceğinin sevgilisi onun ağzını burnunu dağıtınca yine kurt adam olup sevdiceği pamelanın sevgilisinin ağzını burnunu dağıtıyor.
Bu arada, boof mu ne vardı bi kız, Scott u insan olarak seviyor. Ama scott ona karşı boş gibi.
Okul müdürü onu okuldan atacağını söyleyince scottun babası, eskiden yaptığı gibi, onu tehdit edip altına yaptırıyor müdürcağızın.
Artık insan oluyor Scott, kurt adam olmayacağını söylüyor.
Fakat basket takımı nolcek?
Kullanılmış sümüklü mendil gibin, bir paçavra gibin gullanıp da atacak mı takımı?
İşte bir süre kurt adam scottsuz oynamaya çalışıyor takım. Pert oluyolar haliyle.
Sonra bir kapıdan Scott, insan olarak giriyor ve insan olarak, kendileri olarak da başarabileceklerini söylüyor.
Başarıyorlar.
Pamela çiyanı scottun maçtan sonra, onu seviyo ya, ona doğru geleceğini sanıyor.
Ama scott boffun yanına gidiyor, öpüşüyolar, pamela mosmor oluyor.

Happy end.
Ve boşu boşuna boşa gitmiş, bir küsür saat.
Boş film, işsizler izlesin.
Bi film daha izleyecem, baya güzel bişeye benziyo, onunla ilgili de bişeyler karalarım ben.
Yine gelirim yani.
Hadin hoşçakalın.

15 Ocak 2015 Perşembe

The Secret of My Success

1987 yapımı, ve yine maykıl cey fokslu film.
Nasıl, nereden ne amaçla başladım bilmiyorum, ama ben bu adamın heralde bütün filmlerini izleyecem bu gidişle.
Filmin adının çevirisi "Benim Başarım". Bence, evet orta seviye ingilizcem var, bu çeviri yanlış. "Benim Başarımın Sırrı" olmalıydı.
Öncelikle, bol emmeli gömmeli bi film. Ah uh seslerini bol bol duyabilirsiniz.
Şimdi efenim, kansaslı üniversite mezunu bir gençtir Brantley Foster (Michael j Fox). Bu iş bulmak için New York a gider. Anasıyla telefonda konuşurken New York un ne kadar güvenli ve insanların ne kadar iyi ve kibar olduğundan bahseder. Bu sırada yanında silahlar, kurşunlar, kırık cam parçaları havada uçuşmaktadır.
Bir de, bunlar kansasta konuşurlarken Brantley anasına New York ta karı silkeceğini falan söyler. Amk aynısını burada yapsak, kırılmadık kemik bırakmazlar lan. Adamlar aşmış abi.
Şinci bu Brantley iş bulamaz. Görüştüğü herkes ya çok deneyimli, ya çok deneyimsiz, ya çok uzun, ya çok kısa, ya da nefes alıp verdiği gerekçesiyle onu kapı dışarı ederler.
Sonunda bir şirketin posta bölümünde iş bulur. Bu bölümde şirketin pek çok gizli belgelerine ulaşabilmektedir. Ayrıca, şirket yöneticilerinden bir kadına aşıktır.
Sonra, bu Whitfield sahte soyadını alıp, herkese yeni bir yönetici olduğunu söyler. Toplantılarda parmak kaldırarak konuşur. Herkesten farklı fikirleri vardır. Bu aşık olduğu sarı da şirketin sahibiyle -aslında herif şirketin sahibinin kocası, karışık kuruşuk işler- düşüp kalkmaktadır. Olm türk filmi senaryosu gibi lan. Milyonları ağlatır bu, neyse.
Şirketin sahibi sarıya Brantley ile ilişki kurmasını, ve onun hakkında bilgi toplamasını söyler. Bu da yapar. Brantley ile sarı öpüşür, koklaşır, emmeli gömmeli şeyler yaparlar. Olm bu arada, Brantley in yan evdeki komşularının ah uh seslerine yaptığı hareketler manyaktı lan.
İşte sarıyla Brantley, bu arada yeni öğrendim sarının filmdeki adı Christy Wills, aşık olurlar.
Sonra bi sürü karışık şey olur, hatta şirketin müdürüyle Brantley yatakta basılırlar falan. Christy ye herkes fıstık der, çok kızar sarı.
Sonra şirketin her şeyini bilen zeki, genç Whitfield in posta bölümü çalışanı olduğu ortaya çıkar.
Şirket batmak üzereyken şirketin gerçek sahibi olan müdürün karısı, müdürü kovar ve başa bizimkileri geçirir. Herkes mutlu olur.
Bunlar, Christy ve Brantley sürekli öpüşüp, vıcık vıcık şeyler yaparlar.
Asansör olayına hiç girmiyorum, Brantley in donunu bir türlü tutamaması zaten bambaşka bir hede.

Ve galiba bu filmle ilgili bir şeyler karalayan ilk türküm.
Okuyan yorum yazsın, gerçi kim uğraşcak amk, siktir edin.
Hadin hoşçakalın. Gelirim ben yine.

Not: Filmlere resim eklemiyorum artık. Çok uğraştırıyor, internetten araştırın çıkıyor aynısı zaten.