İlk versiyonu 1963'te ikincisi ise 1990'da film olarak çekilmiş William Golding romanı.
Ne romanı okudum ne de ilk versiyonu türkçe olarak izledim. 1990'daki filme göre konuşacağım.
Konu şu:
Bir grup ingiliz askeri okul öğrencisi bütün yetişkinlerin ölmesine neden olan bir kazanın sonrasında bir adaya düşerler.
İlk birkaç gün laylaylom takılsalar da, sonradan adada huzursuzluklar baş göstermeye başlar.
Ada iki gruba ayrılır, bir grup çocuk modernliği savunan Ralph'in tarafına geçer, diğer grup da bu vahşi adaya aynı vahşilikle karşılık vermeyi ve onların asla bu adadan kurtulamayacaklarını savunan Jack'in tarafına.
Kendisini takip edenleri mağaradaki "bilinmeyen" ile korkutan Jack ve onun çetesi kamptan ayrılırlar.
Kısa sürede Ralph, Piggy (Domuzcuk) ve Simon dışındaki tüm destekçilerini, takipçilerini canavar yalanlarıyla kandıran Jack'e kaptıracaktır.
Jack ve çetesi vahşiliği abartıp bir süre sonra Ralph'in kampında cinayetler işlemeye başlayacaktır.
Oyunculuklar olarak bütün çocukların fena olmadığını söyleyebilirim.
Türkçe'sini o zaman bulamadığımdan orjinal dilde çok azını anlayabildiğim 1963 versiyonunu çok beğenemedim ama.
Ciyak ciyak bağırmalar abartılı olmuş gibi.
Ayrıca Ralph karakteri de olması gerektiği kadar düşmana tek kalsa bile korku salan bir tip değildi.
Ooh, spoilerimizi de verdik.
Anlayan anlar.
Normal olarak filmi 2000 yapımı, başrolde Leonardo Dicaprio olmasına rağmen pek bilinmeyen Beach filmine benzettim.
Filmin sonunda bir buçuk saatiniz boşa gitmiş gibi hissedebilirsiniz.
O kadar uzatmışlar, sona 10 dakika daha ekleyip ölenlerin hesabını da sorabilirlerdi.
O kadar sıktın bari sonunda bir şey olsun.
En olmadı asker çocuklara "Değer miydi kıydığınız canlara eşşoleşşekler" minvali bir konuşma yapabilirdi.
Sana puanım 6 kanka.
Not: Bi 90'daki Ralph'e bakın bi 63'teki puhahaha :d
1990 Ralph
1963 Ralph asdgjgfa
Jack'e neyine güvenip kafa tutuyon sdgjjgdaa.
Sfhjdsagj.
Neyse çok kınamayalım ağzımız yüzümüz yamulacak yeminle.
Hadin hoşçakalın.
20 Ağustos 2015 Perşembe
16 Ağustos 2015 Pazar
Whisper (2007)
Film David isimli, doğaüstü güçlere sahip bir çocuğun doğum gününde kaçırılmasını ve kendisini kaçıran çetenin burnundan fitil fitil getirmesini anlatıyor.
Filmde özellikle de ilk sahnelerde, çoğu yerde çok abartılı duran gereksiz kasvetli bir hava var.
Film soğuk bir zamanda geçtiği için kasvetlilik normal karşılanabilir, fakat film çok iç karartıcı.
Ayrıca 8 yaşlarında ufacık bir sabi olan David'in annesinin soğukkanlı ve endişesiz görünmesi olmamış. Kendini yerden yere atmasını beklemiyoruz tabi, ama en azından birisinin omzunda "Bebeğim, o daha çok küçük, lütfen onu kurtarın." deyip ağlamasını beklerdim açıkçası.
Annesin sonuçta, boru değil.
Filmin sonunda kafanızda deli sorularla dımdızlak kalma ihtimaliniz çok yüksek.
Bundan sonrası şıpoylır olacak.
David'in böğrüne sapladın bıçağı, gitti sabi. Ailesi, polisler falan ne diyecek? Fidye işleri para taşıma çantası'nın içindeki paraları niye yolda gördüğün ilk adama veriyorsun sen, manitanın cesedine niye götünü dönüp gidiyorsun, insan bi alır gömer bişey yapar lan.
Son soru David'e.
Sen ki nice insanın ağzına sıçmış, kendi babanı öldürmüş, gözlerinin önünde geberenlere sırıtmış saykosun, doğaüstü güçlerin var. Be salak, göremedin mi geleceği, önceden "Borozdon kolp korozo goçorocokson." demesini biliyorsun? Balta gelmeden eğileydin? Kaçaydın? Havada yakalayıp çetenin ele başı Lost'taki adama ataydın nebliym? Ulan ışınlanmayı bile biliyorsun, be gerizekalı, ne diye kaçmadın?
Ulan göremedi sabi desek kol kadar balta nesini göremiyosun?
Ulan babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?
Neyse ben yazmaya yazmaya sıyırdım, birden yazınca da böyle şey oldu neyse hadin görüşürüz iyi akşamlar.
20 Temmuz 2015 Pazartesi
I Origins
Linkteki blogda yazan cümle gerçekten çok iyi anlatıyor filmi.
"Bağımsız başlayıp Hollywood biten film."
Aha bu blog.
2014 yapımı bilimden girip reenkarnasyondan çıkan bi acayip film.
Ian Gray diye, gözler üzerinden evrim mi yaratıcı mı tartışmasına noktayı koymakta kararlı bir bilim insanı güzel gözlü bir kadınla karşılaşır fakat kim olduğunu bile öğrenemeden ayrılırlar.
11i takip ederek ona bir otobüste yeniden rastlar, ve filmin yarısının yarısını kaplayan emmeli gömmeli şeyleri başlar.
Yazar burada sevişme sahnelerinin bir bilimkurguya göre gerçekten çok fazla olduğunu anlatmaya çalışıyor (bilimkurgu dedilerdi ama babam ve oğlumdan daha dramatik sahneler vardı valla. "Açeydim gollarımı" halt etmiş.)
Ian solucanların iki duyusuna asistanıyla birlikte görme duyusunu da eklemek istemektedir.
Evlenme kararı aldıkları Sofi (güzel gözlü kız) ile laboratuvarda ettikleri sohbet sırasında Ian tanrının varlığının kanıtı olmadığı için ona inanmadığı gibisinden bişeyler söyler.
Sofi solucanlar üzerinden "atayizler bunu da açıklayın" minvalinde konuşur.
Solucanlar, evet göremezler, fakat onlar böyle de yaşayabilirler.
Solucanlar görmezler ışığı, ama bu ışığın olmadığı anlamına gelir mi?
Biz de tanrıyı göremiyoruz, bu tanrının olmadığı anlamına gelir mi?
(Cevab veremedi)
Ian'ın güzel asistanının Ian ve Sofi'nin bu aşkitoşkoş hareketlerinden rahatsız olduğu her halinden belli olmaktadır, en sonunda dayanamaz ve gider.
Bu arada az önce yazdığım sözler söylenirken asistan orada yoktu.
Ian ve Sofi öpüşme sevişme eylemini laboratuvarda gerçekleştirmeye kalkışınca tabiki de beceremezler, devirdikleri kaptaki formaldehit Ian'ın gözlerine gelir.
Shitler fucklar havada uçuşur, hemen asistanı geri çağırırlar.
Laboratuvardan ayrıldıklarında, Ian'ın gözlerinde bant vardır, yani göremez.
Dairelerine ulaşmak için asansöre binerler, fakat asansör bozulur.
Asansör fantezisi şey etmek isteyen Sofi Ian'ın kapıcıyı arama ısrarına rağmen bunu yapmaz.
Ian dayanamaz, gözündeki bantı çıkarır ve bozuk asansörden yukarıya tırmanır.
Sofi'ye uzanır, onu da çeker ve onlar çıktıkları an asansör yıkarı çıkmaya başlarlar.
Tam zamanında çıkmışlardır (?).
Ian Sofi'nin cevap vermemesinden kıllanır, bir de bakar ki Sofi'nin yarısı yoktur!
Sofi önceden Ian'dan istediği gibi yakılır, külü havaya savrulur.
Onu avutmaya gelen asistanıyla sarılır, öpüşür sevişir falan Ian.
Vee 7 yıl sonra...
Asistanı ve Ian evlenmiş, bebek beklemektedirler.
Solucan deneyi başarılı olmuş (heralde), Ian tv haberlerinde takılmaktadır.
Bebekleri doğduğunda retina ikizinin yaşlı bir siyahi olduğunu görürler, fakat doktor onlara bununla ilgili bilgi vermez.
Bebeklerine doktor tarafından erken otizm teşhisi konur ve algısal bazı testlere tabi tutarlar sabiyi.
Ian ve eşi ise durumdan kıllandıkları için bir süre sonra buna karşı çıkıp giderler.
Sonradan yaptıkları araştırmayla, bebeğe "algısal test" adı altında gösterilen resimlerin, aslında başka amaçlar için yapıldığını, bebeklerinin önceki hayatında İdaho'da bir çiftlik sahibi olduğunu, erken otizm olayının ise onları buraya getirebilmek için uydurulmuş bir yalan olduğunu öğrenirler.
Bir program aracılığıyla aynı laboratuvarda çalıştıkları Kenny ile ölmüş tanıdıklarının retina ikizlerini vs yi bulurlar.
Ian'ın eşi, Sofi'yi de aramalarını ister.
Ian ilk önce bi tuhaf olmuş gibi görünse de sonra tamam der ve Sofi'nin gözlerinin fotoğrafını gösterir.
Sofi'yle aynı gözde biri birkaç ay önce Hindistan'da görülmüştür!
Reenkarnasyon?
Yok artık ebesinin noluyo aq?
Eşinin ısrarları sonucu o kızı bulmak için Hindistan'a gider Ian.
Ian koca bir ilan verir.
Sofi'yi 11i takip ederek bir ilan sayesinde bulmuştur, ve reenkarnasyona uğramış versiyonunu da yine bir ilan aracılığıyla bulacaktır.
Günlerdir, haftalardır telefonların ardı arması kesilmese de hala bulunamamıştır aranan çocuk.
Ve Ian onu gözlerini dikmiş ilana bakarken bulur.
Biraz bildiği ingilizce ile Ian'la benim bile götümü yırttığım halde, hiç zorlanmadan anlaşan öksüz küçük Salomina'yı kaptığı gibi evine götürür, çilek falan verir Ian.
Görüntülü olarak eşiyle konuşur, ve kıza küçük bir test yaparlar.
Kız % 44 yapar, rezil bir sonuçtur, hiç yapmasın daha iyidir.
Kızın adını vs sini ona söyleyen öğretmenine geri götürmek için asansöre yaklaştıklarında, kız çığlıklar içinde Ian'a sarılır ve ağlamaya başlar.
Ve Ian da..
Ve el ele, musmutlu kapıya giderler.
Bitti.
Film sonundaki sahnelerde Einstein'ın falan hep Hindistan'da reenkarne olduklarını görürüz.
Biz?
Bizi unuturlar mı cnm, Jacqueline Kennedy de Angara'daymış.
Bu da ekran görüntüsü alıp eklemezsem rahat edemeyeceğim hassiktir dedirten ekşi sözlük entry'si.
Yeter bu kadar amk kolum çıktı beynim aktı.
Hadin hoşçakalın.
"Bağımsız başlayıp Hollywood biten film."
Aha bu blog.
2014 yapımı bilimden girip reenkarnasyondan çıkan bi acayip film.
Ian Gray diye, gözler üzerinden evrim mi yaratıcı mı tartışmasına noktayı koymakta kararlı bir bilim insanı güzel gözlü bir kadınla karşılaşır fakat kim olduğunu bile öğrenemeden ayrılırlar.
11i takip ederek ona bir otobüste yeniden rastlar, ve filmin yarısının yarısını kaplayan emmeli gömmeli şeyleri başlar.
Yazar burada sevişme sahnelerinin bir bilimkurguya göre gerçekten çok fazla olduğunu anlatmaya çalışıyor (bilimkurgu dedilerdi ama babam ve oğlumdan daha dramatik sahneler vardı valla. "Açeydim gollarımı" halt etmiş.)
Ian solucanların iki duyusuna asistanıyla birlikte görme duyusunu da eklemek istemektedir.
Evlenme kararı aldıkları Sofi (güzel gözlü kız) ile laboratuvarda ettikleri sohbet sırasında Ian tanrının varlığının kanıtı olmadığı için ona inanmadığı gibisinden bişeyler söyler.
Sofi solucanlar üzerinden "atayizler bunu da açıklayın" minvalinde konuşur.
Solucanlar, evet göremezler, fakat onlar böyle de yaşayabilirler.
Solucanlar görmezler ışığı, ama bu ışığın olmadığı anlamına gelir mi?
Biz de tanrıyı göremiyoruz, bu tanrının olmadığı anlamına gelir mi?
(Cevab veremedi)
Ian'ın güzel asistanının Ian ve Sofi'nin bu aşkitoşkoş hareketlerinden rahatsız olduğu her halinden belli olmaktadır, en sonunda dayanamaz ve gider.
Bu arada az önce yazdığım sözler söylenirken asistan orada yoktu.
Ian ve Sofi öpüşme sevişme eylemini laboratuvarda gerçekleştirmeye kalkışınca tabiki de beceremezler, devirdikleri kaptaki formaldehit Ian'ın gözlerine gelir.
Shitler fucklar havada uçuşur, hemen asistanı geri çağırırlar.
Laboratuvardan ayrıldıklarında, Ian'ın gözlerinde bant vardır, yani göremez.
Dairelerine ulaşmak için asansöre binerler, fakat asansör bozulur.
Asansör fantezisi şey etmek isteyen Sofi Ian'ın kapıcıyı arama ısrarına rağmen bunu yapmaz.
Ian dayanamaz, gözündeki bantı çıkarır ve bozuk asansörden yukarıya tırmanır.
Sofi'ye uzanır, onu da çeker ve onlar çıktıkları an asansör yıkarı çıkmaya başlarlar.
Tam zamanında çıkmışlardır (?).
Ian Sofi'nin cevap vermemesinden kıllanır, bir de bakar ki Sofi'nin yarısı yoktur!
Sofi önceden Ian'dan istediği gibi yakılır, külü havaya savrulur.
Onu avutmaya gelen asistanıyla sarılır, öpüşür sevişir falan Ian.
Vee 7 yıl sonra...
Asistanı ve Ian evlenmiş, bebek beklemektedirler.
Solucan deneyi başarılı olmuş (heralde), Ian tv haberlerinde takılmaktadır.
Bebekleri doğduğunda retina ikizinin yaşlı bir siyahi olduğunu görürler, fakat doktor onlara bununla ilgili bilgi vermez.
Bebeklerine doktor tarafından erken otizm teşhisi konur ve algısal bazı testlere tabi tutarlar sabiyi.
Ian ve eşi ise durumdan kıllandıkları için bir süre sonra buna karşı çıkıp giderler.
Sonradan yaptıkları araştırmayla, bebeğe "algısal test" adı altında gösterilen resimlerin, aslında başka amaçlar için yapıldığını, bebeklerinin önceki hayatında İdaho'da bir çiftlik sahibi olduğunu, erken otizm olayının ise onları buraya getirebilmek için uydurulmuş bir yalan olduğunu öğrenirler.
Bir program aracılığıyla aynı laboratuvarda çalıştıkları Kenny ile ölmüş tanıdıklarının retina ikizlerini vs yi bulurlar.
Ian'ın eşi, Sofi'yi de aramalarını ister.
Ian ilk önce bi tuhaf olmuş gibi görünse de sonra tamam der ve Sofi'nin gözlerinin fotoğrafını gösterir.
Sofi'yle aynı gözde biri birkaç ay önce Hindistan'da görülmüştür!
Reenkarnasyon?
Yok artık ebesinin noluyo aq?
Eşinin ısrarları sonucu o kızı bulmak için Hindistan'a gider Ian.
Ian koca bir ilan verir.
Sofi'yi 11i takip ederek bir ilan sayesinde bulmuştur, ve reenkarnasyona uğramış versiyonunu da yine bir ilan aracılığıyla bulacaktır.
Günlerdir, haftalardır telefonların ardı arması kesilmese de hala bulunamamıştır aranan çocuk.
Ve Ian onu gözlerini dikmiş ilana bakarken bulur.
Biraz bildiği ingilizce ile Ian'la benim bile götümü yırttığım halde, hiç zorlanmadan anlaşan öksüz küçük Salomina'yı kaptığı gibi evine götürür, çilek falan verir Ian.
Görüntülü olarak eşiyle konuşur, ve kıza küçük bir test yaparlar.
Kız % 44 yapar, rezil bir sonuçtur, hiç yapmasın daha iyidir.
Kızın adını vs sini ona söyleyen öğretmenine geri götürmek için asansöre yaklaştıklarında, kız çığlıklar içinde Ian'a sarılır ve ağlamaya başlar.
Ve Ian da..
Ve el ele, musmutlu kapıya giderler.
Bitti.
Film sonundaki sahnelerde Einstein'ın falan hep Hindistan'da reenkarne olduklarını görürüz.
Biz?
Bizi unuturlar mı cnm, Jacqueline Kennedy de Angara'daymış.
Bu da ekran görüntüsü alıp eklemezsem rahat edemeyeceğim hassiktir dedirten ekşi sözlük entry'si.
Yeter bu kadar amk kolum çıktı beynim aktı.
Hadin hoşçakalın.
18 Temmuz 2015 Cumartesi
Benny's Video
1992 yapımı, beyni lapaya döndürebilitesi yüksek klasik Michael Haneke filmi.
Art arda 4 (2 leonardo dicapriolu ağlak film, 2 michael hanekeli manyak film) film izleyince kafa gidiyo tabi. Aslında yazmayacaktım ama uzun bir süredir bloğun suratına bakmadığımı fark edince yazayım didim.
Benny isimli veledin saçlar gidince ben filmden koptum, keramet saçtaymış.
O nasıl bir atmosferdir, o nasıl bir buz gibiliktir, o ne dıdıdınlı müzik kullanmadan gerim gerim germektir şiddeti en saf haliyle göstererek..
Benny isimli bir ergen video kiraladığı dükkanın kapısının önünde tanıştığı -aslında tanışmadı bile hiç- bir kızı evine davet eder.
Kızla muhabbet faslından sonra kıza hayvan öldürülen bir silahı gösterir.
"Bas" der kıza. Basmaz kız.
Korkak der Benny.
"Basamazsın" der kız. "Korkak".
Ve basar Benny.
Bum!
Kız acılar içinde kıvranırken Benny'nin eve kurduğu video düzeneği bu anları saniye saniye kaydetmektedir.
Belki kızın acısına son vermek için, belki daha fazla ses çıkarmasın diye kızı öldürür manyak ergen.
Kana bulanmış odayı silerken arayan arkadaşına büyük bir soğukkanlılıkla hiçbir şey olmamış gibi cevap verir Benny.
Arkadaşlarıyla dışarı çıkar, arkadaşının evinde kalır, saçlarını kestirir..
O durumda yapılması embesillik olan bütün şeyleri yapar.
Olay sırasında ev dışında olup tüm yaşananlardan bihaber olan ailesiyle cinayetin kaydını vurdumduymazca seyreder.
Ailesi de tüm ailelerin yapacağı şeyi yapar -ve ailenin soğukkanlı tutumunu eleştiren tüm şahısların söz konusu çocukları olduklarında yapacağı şeyi- olayı örtbas eder, kızın cesedini ne bize ne de Benny'ye göstermeden yok ederler, tıpkı domuza yaptıkları gibi.
Domuza yapılanları normal karşılayan insan, bir insana aynı şeyin yapılmasını vahşet olarak nitelendirir.
Film boyunca baba tarafından sakin olması söylenen anne, Benny ile çıktığı Mısır tatilinde daha fazla kendini tutamaz ve hönküre hönküre ağlar.
Tıpkı domuzun öldürülmesini gösteren videoyu geri sarınca domuzun geri geldiği gibi, kızın öldürüldüğü videoyu geri sarınca da kızın geri geldiğini gören Benny annesinin ağlamasını tuhaf karşılar ve ne olduğunu sorar.
Filmin sonunda da hiç çekinmeden ailesini gammazlar bu.
Polise her şeyi anlatır Benny.
Film böylecene biter.
Klasik Michael Hanele filmi, yavaş ilerler -hatta hiç ilerlemez-, rahatsız eder, bunun için kullanılan "kan, müzik vb" araçları kullanmadan gerim gerim gerer.
Duygusal buzlaşma zamazingosunun da ikinci filmiymiş ayrıca.
××××
Benden bu kadar.
Hadin hoşçakalın.
Art arda 4 (2 leonardo dicapriolu ağlak film, 2 michael hanekeli manyak film) film izleyince kafa gidiyo tabi. Aslında yazmayacaktım ama uzun bir süredir bloğun suratına bakmadığımı fark edince yazayım didim.
Benny isimli veledin saçlar gidince ben filmden koptum, keramet saçtaymış.
O nasıl bir atmosferdir, o nasıl bir buz gibiliktir, o ne dıdıdınlı müzik kullanmadan gerim gerim germektir şiddeti en saf haliyle göstererek..
Benny isimli bir ergen video kiraladığı dükkanın kapısının önünde tanıştığı -aslında tanışmadı bile hiç- bir kızı evine davet eder.
Kızla muhabbet faslından sonra kıza hayvan öldürülen bir silahı gösterir.
"Bas" der kıza. Basmaz kız.
Korkak der Benny.
"Basamazsın" der kız. "Korkak".
Ve basar Benny.
Bum!
Kız acılar içinde kıvranırken Benny'nin eve kurduğu video düzeneği bu anları saniye saniye kaydetmektedir.
Belki kızın acısına son vermek için, belki daha fazla ses çıkarmasın diye kızı öldürür manyak ergen.
Kana bulanmış odayı silerken arayan arkadaşına büyük bir soğukkanlılıkla hiçbir şey olmamış gibi cevap verir Benny.
Arkadaşlarıyla dışarı çıkar, arkadaşının evinde kalır, saçlarını kestirir..
O durumda yapılması embesillik olan bütün şeyleri yapar.
Olay sırasında ev dışında olup tüm yaşananlardan bihaber olan ailesiyle cinayetin kaydını vurdumduymazca seyreder.
Ailesi de tüm ailelerin yapacağı şeyi yapar -ve ailenin soğukkanlı tutumunu eleştiren tüm şahısların söz konusu çocukları olduklarında yapacağı şeyi- olayı örtbas eder, kızın cesedini ne bize ne de Benny'ye göstermeden yok ederler, tıpkı domuza yaptıkları gibi.
Domuza yapılanları normal karşılayan insan, bir insana aynı şeyin yapılmasını vahşet olarak nitelendirir.
Film boyunca baba tarafından sakin olması söylenen anne, Benny ile çıktığı Mısır tatilinde daha fazla kendini tutamaz ve hönküre hönküre ağlar.
Tıpkı domuzun öldürülmesini gösteren videoyu geri sarınca domuzun geri geldiği gibi, kızın öldürüldüğü videoyu geri sarınca da kızın geri geldiğini gören Benny annesinin ağlamasını tuhaf karşılar ve ne olduğunu sorar.
Filmin sonunda da hiç çekinmeden ailesini gammazlar bu.
Polise her şeyi anlatır Benny.
Film böylecene biter.
Klasik Michael Hanele filmi, yavaş ilerler -hatta hiç ilerlemez-, rahatsız eder, bunun için kullanılan "kan, müzik vb" araçları kullanmadan gerim gerim gerer.
Duygusal buzlaşma zamazingosunun da ikinci filmiymiş ayrıca.
××××
Benden bu kadar.
Hadin hoşçakalın.
20 Haziran 2015 Cumartesi
İlham Perisi – Struck by Lightning
Bittikten sonra "bu muydu amk" dedirtebilitesi yüksek 2012 yapımı bir film.
Fakat filmin senaryosunun 22 yaşında biri tarafından yazıldığının unutulmaması gerek.
Bu tip filmlere karşı denişik bir ilgim var. "Liseli bir manyağın maceraları" tarzı filmlere.
Lisede onlar gibi olup da onların yaptıklarını yapacak kadar cesur olmadığımdandır belki de.
Sonunun başta gösterildiği bir film. Ne olduğunu henüz anlayamasam da filmin bir ayağının aksamasına neden olan eksiklikler var.
Sonu baştan veriliyor dedik, özümüze dönelim ve bol spoilerli özetimize geçelim.
Gencimiz okul gazetesi şeysi başkanı, elinden geldiğince aktif olan fakat arkadaşıyla birlikte dışlanmaktan kurtulamamış, hayali üniversiteye gidip Nobel Barış Ödülü'nü almak olan 17 yaşında bir genç. Alkolik annesiyle birlikte yaşıyor.
Üniversiteye kabul edilme olasılığının edebiyat dergisi çıkarırsa artacağını öğrenince edebiyat dergisi çıkarabilmek için arkadaşıyla 7 kişiye şantaj yapıyorlar.
Evet, dergiyi çıkarabiliyorlar ama hiç satmıyor. Baş kahramanımız da dergileri nenesinin kaldığı huzurevine yollamaya karar veriyor.
Arkadaşına ilhamın yıldırım gibi geleceğini söylüyor.
Üniversiteye başvurusu kabul ediliyor, fakat kağıt ona hiç gelmiyor çünkü annesi kağıdı çöpe atıyor.
Kahramanımızın tüm hayalleri suya düşüyor.
Nenesine anlattığı hikayenin sonunu dergiye ekliyor ve arabasına doğru ilerlerken yıldırımın bula bula onu bulması yüzünden ölüyor. Bir anda.
Cesedinin bulunması 3 gün sürüyor ve başını hatırlayamadığım "kör ölür badem gözlü olur" hadisesi gerçekleşiyor.
Böyle yazınca çok eksik yokmuş gibi geldi, fakat filmi bitirdikten sonra hatalar, boşluklar, yanlışlıklar varmış gibi bir his kapladı içimi.
Hala da düşünüyorum eksiği.
Amaan, çok da takmamak lazım gerçi.
22 yaşında bir bebenin filmi nasılsa.
İkinci dönem düzeltir, çok da şey yapmamak lazım.
××××
Hadin hoşçakalın.
6 Haziran 2015 Cumartesi
Titanic
Bu filme ilk kez 97-98 gibi ben 4-5 yaşlarında bir bebeyken götürmüşler beni.
Babam anlatır, birlikte o filme en az 10 kere falan gitmişiz, sebebi tabi filmin acayip urmantik olması falan değil.
Biz aslında bizim gibi defalarca aynı filmi izlemeye gelen bazı kadınların her izleyişlerinde aynı duygu patlamasıyla "ağzına sıçayım orospu çocuğu, lan kaysana azcık gidiyo gül gibi çocuk, ben bu gemiyi yapan piçin mına koyim" diye böğürüp zırlamalarını seyredermişiz.
Filme gelirsek müziklerinin rahatlatabilitesi dışında şişirilmiş bir balondan öte değil.
Benim dikkatimi çeken kate winsletin leonardo dicapriodan küçük olmasına rağmen filmde abartısız 40li yaşlarda gözükmesi. İlginç.
Nah 22 yaşında bu kadın.
Dedirtse de 22 yaşında işte, insan gerçekten hayret ediyor.
Leonardo dicaprio bildiğin liseli gibi çıkmış filmde.
İşe yaramaz bi film işte.
×××
Hadin hoşçakalın.
27 Mayıs 2015 Çarşamba
Orphan
Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu filmi sırf bol miktarda vera farmiga içerdiği için izledim.
Ha, pişman oldum mu, hayır.
Gelelim konuya,
3. bebeleri Jessica ölü doğan çiftimiz, bir evlat edinmeye karar verirler. Gittikleri bol rahibeli bol haçlı yerde karşılaştıkları Esther adında, acayip tatlış minnak bir yavrucağı evlat edinirler.
Başlangıçta Esther aileye çok çabuk uyum sağlasa da, sonradan omenın damien gibi saykoluğunu gösterip ev ahalisinin ağzına sıçacaktır.
Dediğim gibi, vera farmiga pek bi sehr schön. Baba da fena değil.
Da ben max'e bittim yav. Yavrucak pek bi güzel bakıyor. Bu çocuğu da bi sayko rolünde oynatmak lazım aslında.
Filmin son sahnesini fragman ararken fragman diye filmin sonunu koyan bi 7 milyarın çocuğu sayesinde bilmemden mütevellit, sonlara doğru filmi kapatıp çıkmak istediğim anlar oldu. Ayrıca film çok uzundu, 2 saat film mi olur mına koyim.
Esther in gerçekte ne olduğunu öğrenince oha falan oldum. Ne zamandır filmde dedikleri hastalığın neyin nesi kimin fesi olduğunu araştırmayı düşünüyorum da, üşeniyorum. Üşenmeyip araştıran yazsın pliğğzz.
Az önce yazmamışım, bir de ağzına sıçılan büyük kardeş denyo denyıl var.
Bu da babayla anne.
Uzatmaycam artık. Çok uzun konu özetleri (senin özet anlayışına sokayım raskolnickov) şeyyapmaycam. Resim de koycam, kasılmadan okursunuz.
Hadin hoşçakalın.
26 Mayıs 2015 Salı
Uçurtmayı Vurmasınlar
"Barış'ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, ne de başı bulutlarda bir çınar... Simitçinin gevrek sesi bile giremezdi oraya. Taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen. Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi barış."
"Kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana. Düşle gerçek, onun o yarım sözcüklerinde öylesine iç içe geçerdi ki, dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi yarım göğümüzden. Taş avluda düşsel uçurtmaları uçurmayı işte öylece öğrendim Barış'tan." .
5 yaşındaki ufacık bir çocuğun gözünden kadınlar hapishanesi..
Ben işemedim miki işedi..
İftira nedir inci?
İlk defa bir filmi anlatmakta bu kadar zorlanıyorum.
Anlatacak kelime bulamıyor, cümleleri toparlayamıyorum kafamda..
5 yaşında, babasının en sevdiği sanatçının adı olduğu için adı "Barış" olan bir çocuk.
Dört tarafı duvarlarla çevrili bir hapishanede, umutla gökyüzüne bakıp uçurtmaları bekleyen..
Film yaklaşık yarım saat olsa da, benim bitirmem iki buçuk saati buldu. Ağlamaktan izleyemeyip durdurduğum yerler oldu.
Uzun bir zamandan sonra ilk kez bir film bu kadar etkiledi beni..
Barış ın "İnci" deyişleri insanın kulaklarından gitmiyor.
Garip bir sevdadır incisiyle arasındaki..
Uçurtmanın, özgürlüğün, umudun ne olduğunu onunla öğrenir..
Milyonlarca lira harcanmadan da güzel filmler yapılabileceğinin kanıtıdır film.
Hapishanedeki mahkumlardan biri doğurur, derler "tutsak doğdu, özgür büyüsün.".
Sonra bir gün, Barıştan habersizce gider İnci.
Belki bir uçurtma olup geri döner...
"Sen artık yıldızları görüyor musun İnci? Bizim göğümüzün bir tek gündüzü var, senin göğünde akşam oluyor mu?"
Son olarak:
-Niye uçmuyor İnci?
-Uçar birgün...
×××
Hadin hoşçakalın.
"Kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana. Düşle gerçek, onun o yarım sözcüklerinde öylesine iç içe geçerdi ki, dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi yarım göğümüzden. Taş avluda düşsel uçurtmaları uçurmayı işte öylece öğrendim Barış'tan." .
5 yaşındaki ufacık bir çocuğun gözünden kadınlar hapishanesi..
Ben işemedim miki işedi..
İftira nedir inci?
İlk defa bir filmi anlatmakta bu kadar zorlanıyorum.
Anlatacak kelime bulamıyor, cümleleri toparlayamıyorum kafamda..
5 yaşında, babasının en sevdiği sanatçının adı olduğu için adı "Barış" olan bir çocuk.
Dört tarafı duvarlarla çevrili bir hapishanede, umutla gökyüzüne bakıp uçurtmaları bekleyen..
Film yaklaşık yarım saat olsa da, benim bitirmem iki buçuk saati buldu. Ağlamaktan izleyemeyip durdurduğum yerler oldu.
Uzun bir zamandan sonra ilk kez bir film bu kadar etkiledi beni..
Barış ın "İnci" deyişleri insanın kulaklarından gitmiyor.
Garip bir sevdadır incisiyle arasındaki..
Uçurtmanın, özgürlüğün, umudun ne olduğunu onunla öğrenir..
Milyonlarca lira harcanmadan da güzel filmler yapılabileceğinin kanıtıdır film.
Hapishanedeki mahkumlardan biri doğurur, derler "tutsak doğdu, özgür büyüsün.".
Sonra bir gün, Barıştan habersizce gider İnci.
Belki bir uçurtma olup geri döner...
"Sen artık yıldızları görüyor musun İnci? Bizim göğümüzün bir tek gündüzü var, senin göğünde akşam oluyor mu?"
Son olarak:
-Niye uçmuyor İnci?
-Uçar birgün...
×××
Hadin hoşçakalın.
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Aysel Bataklı Damın Kızı
Öncelikle, altını çizerek söylüyorum ki, film 1934 yapımı bir türk filmi.
Daha soyadı kanununun bile çıkmadığı, cumhuriyetin ilk dönemleri..
Film öyle bir döneme göre, Türkiye'ye göre müthiş bir film.
Ses, görüntü, o yılların Türkiye'sine göre muhteşem.
Oyunculuklar şimdikinin mikik oyunculuklarına taş çıkartan cinsten, ülkemizin ilk sinema sanatçıları..
Gelelim zamanına göre bir harika olan bu ilk köy konulu filmin konusuna..
Aysel adında, bataklı damda yaşayan bir kız var. 18inde, yanında çalıştığı satılmış zadenin tecavüzüne uğrayıp hamile kalıyor.
Mahkemede satılmış zade inkarda diretince, şikayetini geri çekiyor çocuğunun babası yalan yere yemin etmiş olmasın diye.
Sonra, köyün zenginlerinden birinin kızı Gülsüm ile evlenecek olan Ali davayı kazanamadığı için eve gitmeye korkan Aysele ailesinin bu onurlu davranışından dolayı onunla gurur duyduğunu, korkmasına gerek olmadığını, kendisini buraya annesinin yolladığını ve isterse kendi evlerinde çalışabileceğini söylüyor.
Aysel 1 sene -filmde öyle diyo- Aligillerde çalışıyor.
Fakat Gülsüm onu evde istemediği için Ali onu evden kovmak zorunda kalıyor.
Ali meyhanede çıkan bir kavgaya karışıyor sonra, sarhoş olduğu için hiçbir şey hatırlamıyor.
Satılmış zadeyi öldürmüşler, kafatasında kırık bir sustalı ucu bulunmuş.
Ali ise kendi sustalısının ucu kırık olduğu için cinayeti kendisinin işlediğini düşünüp sustalıyı bataklığa atıyor, onu izleyen babası ise o bataklıktan çıkınca sustalıyı geri alıyor. Ali sonradan sustalıyı bataklıkta ne kadar arasa da bulamıyor.
Sonra Ali nikah için Gülsüm ü almaya giderlerken dayanamayıp yolda cinayeti babasına itiraf ediyor.
Babası ise zaten her şeyi bildiğini söylüyor.
Gülsümün babasına olayları anlatınca, nikah iptal ediliyor.
Ali evde ailesine aslında Gülsüme değil Aysele aşık olduğunu söylüyor.
Aysel Gülsümlere gidiyor. Ona cinayeti Alinin işlemediğini, olaydan bir gün önce Aliden sustalıyı ödünç aldığını, yanlışlıkla ucunu kırdığını fakat sustalıyı geri verirken bunu Aliye söylemeyi unuttuğunu söylüyor.
Plan yapıyorlar.
Gülsüm Alilere gidiyor, sonra Ali katilin bulunduğunu, kendisinin katil olmadığını öğreniyor. Ve Gülsüme Aysele aşık olduğunu anlatıyor.
Sonra Gülsümle Ayselin yanına gidiyorlar, Aysel ve Ali kavuşuyor.
Ve mutlu son.
Hadin hoşçakalın.
Daha soyadı kanununun bile çıkmadığı, cumhuriyetin ilk dönemleri..
Film öyle bir döneme göre, Türkiye'ye göre müthiş bir film.
Ses, görüntü, o yılların Türkiye'sine göre muhteşem.
Oyunculuklar şimdikinin mikik oyunculuklarına taş çıkartan cinsten, ülkemizin ilk sinema sanatçıları..
Gelelim zamanına göre bir harika olan bu ilk köy konulu filmin konusuna..
Aysel adında, bataklı damda yaşayan bir kız var. 18inde, yanında çalıştığı satılmış zadenin tecavüzüne uğrayıp hamile kalıyor.
Mahkemede satılmış zade inkarda diretince, şikayetini geri çekiyor çocuğunun babası yalan yere yemin etmiş olmasın diye.
Sonra, köyün zenginlerinden birinin kızı Gülsüm ile evlenecek olan Ali davayı kazanamadığı için eve gitmeye korkan Aysele ailesinin bu onurlu davranışından dolayı onunla gurur duyduğunu, korkmasına gerek olmadığını, kendisini buraya annesinin yolladığını ve isterse kendi evlerinde çalışabileceğini söylüyor.
Aysel 1 sene -filmde öyle diyo- Aligillerde çalışıyor.
Fakat Gülsüm onu evde istemediği için Ali onu evden kovmak zorunda kalıyor.
Ali meyhanede çıkan bir kavgaya karışıyor sonra, sarhoş olduğu için hiçbir şey hatırlamıyor.
Satılmış zadeyi öldürmüşler, kafatasında kırık bir sustalı ucu bulunmuş.
Ali ise kendi sustalısının ucu kırık olduğu için cinayeti kendisinin işlediğini düşünüp sustalıyı bataklığa atıyor, onu izleyen babası ise o bataklıktan çıkınca sustalıyı geri alıyor. Ali sonradan sustalıyı bataklıkta ne kadar arasa da bulamıyor.
Sonra Ali nikah için Gülsüm ü almaya giderlerken dayanamayıp yolda cinayeti babasına itiraf ediyor.
Babası ise zaten her şeyi bildiğini söylüyor.
Gülsümün babasına olayları anlatınca, nikah iptal ediliyor.
Ali evde ailesine aslında Gülsüme değil Aysele aşık olduğunu söylüyor.
Aysel Gülsümlere gidiyor. Ona cinayeti Alinin işlemediğini, olaydan bir gün önce Aliden sustalıyı ödünç aldığını, yanlışlıkla ucunu kırdığını fakat sustalıyı geri verirken bunu Aliye söylemeyi unuttuğunu söylüyor.
Plan yapıyorlar.
Gülsüm Alilere gidiyor, sonra Ali katilin bulunduğunu, kendisinin katil olmadığını öğreniyor. Ve Gülsüme Aysele aşık olduğunu anlatıyor.
Sonra Gülsümle Ayselin yanına gidiyorlar, Aysel ve Ali kavuşuyor.
Ve mutlu son.
Hadin hoşçakalın.
8 Mayıs 2015 Cuma
KORKU
Öncelikle, bu yazı zerre bilimsel bir hödö içermemektedir.
Tamamen kendi kıçımdan bir an gelen ilhamla uydurduğum bir saçmalamaca.
--------
Neden korkarız?
Doğuştan mıdır, şu bizi en izlemeyi istediğimiz, merak ettiğimiz filmi izlemekten tırstıran şey?
Yoksa sonradan mı öğreniriz korkmayı, aslında hepimiz birer cesur yürekler miyiz?
--------
Bana sorarsanız, korku doğuştandır.
Neden korkarız peki?
Korku bizi zarar görebileceğimiz haltları yemekten alıkoyan, bir bakıma aslında birçok meselede hayatımızı kurtaran bir şeydir.
Bize zarar verme ihtimalı olan şeylerden korkarız.
Yani aslında her şey, hayatta kalmayı balarabilme meselesinin bir sonucudur (belki de değildir).
Karanlıktan aslında karanlığın içerisindeki bilinmezliğin bize verebileceği zararlar nedeniyle korkmaz mıyız?
Üç harfliler de öyle, çarpar mazallah.
Fobilerin pek çoğunun da kökeni bu değil midir?
--------
Korku yararlıdır, dedik. Tabi her şey gibi azı karar, çoğu zarar.
Adama kafayı bile yedirtir mazallah.
-------
Peki ya korkusuz olsak?
Elinde pıçakla freni patlamış kamyon misali bize gelen psikopatlara hiç tepki vermesek?
Türümüzün sonu bile gelir oğlum, ne diyosuunn.
Korku bu açıdan bakınca, oldukça gereklidir.
--------
Gelelim fasulyenin faydalarına...
En ufak bir korku filminde bile altına sıçacak kıvama gelen elemanlara gelsin bu bölüm.
Öncelikle, her şeyin bir film olduğunu unutmayın.
Ve gerçekte böyle über fantastik olayların yaşanmayacağını.
En azından, filmdeki sayko psikopatın elinde bilimum kesicive delici aletle odanıza dalıp sizi ekmek gibi katur kutur kesmeyeceğine emin olun.
Tarafımca denenmiş, başarılı olunmuştur.
-------
Ben de iyice bıraktım film işlerini, paso saçmalamaca.
Bi film bulayım da, bişiler karalayayım bari.
Hadin hoşçakalın.
Tamamen kendi kıçımdan bir an gelen ilhamla uydurduğum bir saçmalamaca.
--------
Neden korkarız?
Doğuştan mıdır, şu bizi en izlemeyi istediğimiz, merak ettiğimiz filmi izlemekten tırstıran şey?
Yoksa sonradan mı öğreniriz korkmayı, aslında hepimiz birer cesur yürekler miyiz?
--------
Bana sorarsanız, korku doğuştandır.
Neden korkarız peki?
Korku bizi zarar görebileceğimiz haltları yemekten alıkoyan, bir bakıma aslında birçok meselede hayatımızı kurtaran bir şeydir.
Bize zarar verme ihtimalı olan şeylerden korkarız.
Yani aslında her şey, hayatta kalmayı balarabilme meselesinin bir sonucudur (belki de değildir).
Karanlıktan aslında karanlığın içerisindeki bilinmezliğin bize verebileceği zararlar nedeniyle korkmaz mıyız?
Üç harfliler de öyle, çarpar mazallah.
Fobilerin pek çoğunun da kökeni bu değil midir?
--------
Korku yararlıdır, dedik. Tabi her şey gibi azı karar, çoğu zarar.
Adama kafayı bile yedirtir mazallah.
-------
Peki ya korkusuz olsak?
Elinde pıçakla freni patlamış kamyon misali bize gelen psikopatlara hiç tepki vermesek?
Türümüzün sonu bile gelir oğlum, ne diyosuunn.
Korku bu açıdan bakınca, oldukça gereklidir.
--------
Gelelim fasulyenin faydalarına...
En ufak bir korku filminde bile altına sıçacak kıvama gelen elemanlara gelsin bu bölüm.
Öncelikle, her şeyin bir film olduğunu unutmayın.
Ve gerçekte böyle über fantastik olayların yaşanmayacağını.
En azından, filmdeki sayko psikopatın elinde bilimum kesicive delici aletle odanıza dalıp sizi ekmek gibi katur kutur kesmeyeceğine emin olun.
Tarafımca denenmiş, başarılı olunmuştur.
-------
Ben de iyice bıraktım film işlerini, paso saçmalamaca.
Bi film bulayım da, bişiler karalayayım bari.
Hadin hoşçakalın.
29 Nisan 2015 Çarşamba
Türk Yapımı Korku ve Bilimkurgu Filmlerinin Çoğunlukla Tutmamasının Sebebi
Hiç düşündünüz mü elin conisinin iki tane sikimsonik oyuncu oynattığı, bok gibi senaryolara sahip filmler ülkemizde ayıla bayıla seyredilirken, türk filmlerinin, çoğunlukla korku ve gerilim filmlerinin bir türlü yabancıların yaptıkları kadar rağbet görmemesinin sebeplerini?
İşsiz olmamdan mütevellit ben çok düşündüm.
Müsaadenizle başlıyorum bugünkü saçmalamacaya...
××××
Bi filmin sevilmesini, dalga geçilmemesini sağlayan nedir?
İzleyicinin filmin içine girebilmesi, kendini filmden biriymiş gibi hissedebilmesidir.
Yabancı filmler ne kadar boktan da olsalar izleyiciyi kendilerine çekebiliyorlar. Ki ben bunun filmin kalitesiyle alakalı olduğunu sanmıyorum.
İşte türk filmlerinin genel olarak izleyiciyi içine çekememesinin sebebi bu. Genel olarak "biz yapamayız, bizim elimizden kör eşek yem yemez, başkaları yapsın biz izleyelim biz bu işi beceremiyoruz" vs düşüncesinde insanlarız biz. Kendimize bu konularda güvenimiz çok az. Yabancılar yapınca iyi güzel oluyor, ama bizimkiler hep tu kaka, hep tu kaka.
Yani, öncelikle bu "bizim bi bok yapamadığımız, yapamayacağımız" düşüncesi yok edilmeli.
Hadi, diyelim ki gitti bitti yitti, ülkemizden bir daha asla tekrardan yazılmamak üzere silindi bu düşünce.
Ben bizim filmlerin bizim halk tarafından yine çok ciddiye alınacağını, yabancı filmler gibi ayıla bayıla izleneceğini sanmıyorum.
Peki yabancılar kendi filmlerini izlerken neler düşünüyorlar?
Bu konuda bu ülkenin bir vatandaşı olarak, doğma büyüme buralı olarak pek tecrübe etme fırsatım olmadığı için, doğal olarak yorum yapamayacağım.
××××
Ülkemizde bu tarz filmlerin çok çekilmemesinin nedeni ise uzun uzun anlatılması gereken bir şey değil.
Cevap basit.
Bu tarz filmler yerli olduğu zaman çok rağbet gören filmler olmadıkları için, doğal olarak insancıklar o kadar masraf yapıp risk almak da istemiyorlar.
Ya tutmazsa?
Ama peki ya tutarsa?
××××
Uzay kuvvetleri 2911, böyle bir şey işte, bi film yapmışlar.
İlk hafta bir kişi izlemiş.
E normal abicim.
Bu haber internette dolaşmadan önce kaçımızın haberi vardı, reklamını yaptılar da biz mi görmedik?
Yabancı filmlerin bu kadar bilinmesinin nedeni de her yerde reklamlarının yapılmasıdır herhalde.
Eğer bir şey yapıyorsan, bu insanlara hitap eden bişeyse, reklamını yapacaksın kardeşim.
Reklam yapmayana seyirci yok.
××××
Ayrıca o ince belli neydi lan 2911 yılında asdfghjklşi
××××
Şarjım % 2 olmuş. Daha da yazardım da, kapanır ki bu.
Neyse, hadin hoşçakalın.
İşsiz olmamdan mütevellit ben çok düşündüm.
Müsaadenizle başlıyorum bugünkü saçmalamacaya...
××××
Bi filmin sevilmesini, dalga geçilmemesini sağlayan nedir?
İzleyicinin filmin içine girebilmesi, kendini filmden biriymiş gibi hissedebilmesidir.
Yabancı filmler ne kadar boktan da olsalar izleyiciyi kendilerine çekebiliyorlar. Ki ben bunun filmin kalitesiyle alakalı olduğunu sanmıyorum.
İşte türk filmlerinin genel olarak izleyiciyi içine çekememesinin sebebi bu. Genel olarak "biz yapamayız, bizim elimizden kör eşek yem yemez, başkaları yapsın biz izleyelim biz bu işi beceremiyoruz" vs düşüncesinde insanlarız biz. Kendimize bu konularda güvenimiz çok az. Yabancılar yapınca iyi güzel oluyor, ama bizimkiler hep tu kaka, hep tu kaka.
Yani, öncelikle bu "bizim bi bok yapamadığımız, yapamayacağımız" düşüncesi yok edilmeli.
Hadi, diyelim ki gitti bitti yitti, ülkemizden bir daha asla tekrardan yazılmamak üzere silindi bu düşünce.
Ben bizim filmlerin bizim halk tarafından yine çok ciddiye alınacağını, yabancı filmler gibi ayıla bayıla izleneceğini sanmıyorum.
Peki yabancılar kendi filmlerini izlerken neler düşünüyorlar?
Bu konuda bu ülkenin bir vatandaşı olarak, doğma büyüme buralı olarak pek tecrübe etme fırsatım olmadığı için, doğal olarak yorum yapamayacağım.
××××
Ülkemizde bu tarz filmlerin çok çekilmemesinin nedeni ise uzun uzun anlatılması gereken bir şey değil.
Cevap basit.
Bu tarz filmler yerli olduğu zaman çok rağbet gören filmler olmadıkları için, doğal olarak insancıklar o kadar masraf yapıp risk almak da istemiyorlar.
Ya tutmazsa?
Ama peki ya tutarsa?
××××
Uzay kuvvetleri 2911, böyle bir şey işte, bi film yapmışlar.
İlk hafta bir kişi izlemiş.
E normal abicim.
Bu haber internette dolaşmadan önce kaçımızın haberi vardı, reklamını yaptılar da biz mi görmedik?
Yabancı filmlerin bu kadar bilinmesinin nedeni de her yerde reklamlarının yapılmasıdır herhalde.
Eğer bir şey yapıyorsan, bu insanlara hitap eden bişeyse, reklamını yapacaksın kardeşim.
Reklam yapmayana seyirci yok.
××××
Ayrıca o ince belli neydi lan 2911 yılında asdfghjklşi
××××
Şarjım % 2 olmuş. Daha da yazardım da, kapanır ki bu.
Neyse, hadin hoşçakalın.
23 Nisan 2015 Perşembe
Kill Your Darlings
Sevinin küçükler övünün büyükler 23 nisan kutlu olsunla başlıyorum efem.
Şimdi, bizim bi genç var. Heri potır oynuyo. Öncelikle, ben bu filmi izleyeli çok oldu o yüzden kısa kesmek zorunda kaliciim.
Bu okul kazanıyo. Okulda lu -lucien carr- diye bi tiple tanışıyor. Ordan uyuşturucu. Film 1940larda geçiyor. Filmin başında Türkiye adı geçiyor, karikatürdeki gibi oldum ben.
Şimdi bunlar lu, heri, bi de iki kişi daha the new vision deyü bi grup kuruyolla. Sonracııma, bi sürü şey oluyo arada. Heri ile lu öpüşüyolar falan. Ama sonrasında lu ondan kaçıyor. Sonra, lu ya dadanan bi herif varmış, lu onu öldürüyor. Heriden ifadesini falan yazmasını istiyor. Heri yazıyor, ama yollamıyor. Onu okula yolluyor. Heri başka bş adamla emmeli gömmeli şeyler yapıyor. Lu ya dadanan herif cinayetinde -ki film bununla çok akakalı, temel bu zati- 4lünün 3ü tutuklanıyor. Biri babası zengin olduğundan çıkıyor. Öteki, hatta savaşta arkadaşı falan ölüyodu, ona ne olduğunu unuttum, ama o da içeride çok kalmıyor. Lu da 1 sene ıslahevinde yatıp çıkıyor.
Filmin bu kadar geç yapılmasının sebebi lu nun tüm olanları geçmişte burakıp yeni bir hayata başlamak üçün olayla ilgili film veya kitap basılıp, yayınlanıp, çekilmesine izin vermemesiymiş, lu öldükten birkaç sene sonra filmi yapmışlar.
Çok kısa oldu, aman boşver. Uzun olsa okuycak mıydınız sankim?
Aydin ojcakalın.
Yepisyeni saçmalamacalarla buluşmak dileğiyle..
Şimdi, bizim bi genç var. Heri potır oynuyo. Öncelikle, ben bu filmi izleyeli çok oldu o yüzden kısa kesmek zorunda kaliciim.
Bu okul kazanıyo. Okulda lu -lucien carr- diye bi tiple tanışıyor. Ordan uyuşturucu. Film 1940larda geçiyor. Filmin başında Türkiye adı geçiyor, karikatürdeki gibi oldum ben.
Filmin bu kadar geç yapılmasının sebebi lu nun tüm olanları geçmişte burakıp yeni bir hayata başlamak üçün olayla ilgili film veya kitap basılıp, yayınlanıp, çekilmesine izin vermemesiymiş, lu öldükten birkaç sene sonra filmi yapmışlar.
Çok kısa oldu, aman boşver. Uzun olsa okuycak mıydınız sankim?
Aydin ojcakalın.
Yepisyeni saçmalamacalarla buluşmak dileğiyle..
31 Mart 2015 Salı
Idi I Smotri - Gel ve Gör
1943 yılında Belarus'tayız.
13 yaşında bir çocuk, Florya. Gencecik yaşında ana kucağını terk edip partizanlara katılıyor. Annesiyle olaylı bir veda faslından sonra, hooop partizanların oraya.
Komutan onun yepisyeni ayakkabılarını başka birinim altı delik, çürümüş, bok kokan ayakkabılarıyla değiştirdiği için geride kalıyor bizim oğlan. Bu da gruptan ayrılıp zırlayarak ilerlerken, ağlayan bir kız sesi duyuyor. Hemen oraya gidiyor. Kız adının önce Roza olduğunu söylese de, sonradan Glasha olduğunu söylüyor.
Glasha ilk önce bşzim oğlsna çocuk istediğini falan söylüyor. "Şaka amk şaka" diyor sonra. Böylece bu iki sevimli dost birlikte ilerlemeye başlıyor.
Bu arada Glasha ve Florya daha önceden partizanların orada karşılaşmışlar.
Florya'nın köyüne gidiyorlar sonra. Florya önceleri ailesinin küçük ikiz kardeşleri de dahil olmak üzere diğer tüm köydaşları (yeni kelime buldum lan) gibi öldürüldüklerine inanmak istemiyor. Bunu ona anlatmak gerçekten zor oluyor.
Glasha'nın onu avuttuğu, eliyle ot yedirdiği sahne, Glasha'nın dansıyla birlikte en sevdiğim sahneler.
Sonra bizim oğlan Glasha yı orada bırakıp, vedalaşıyor, dört kişi ve korkuluğumsu paçavradan adolf hitler şeysiyke yiyecek bulmak amacıyla ilerlemeye başlıyorlar.
Hitleri bir köşeye bıraktıktan sonra yolda 2 kişi ölüyor. Florya ve adını hatırlayamadığım hede amcası sütünü sağmak için bir inek kaçırıyor. Fakat amcası yolda öldürülüyor, inekceğizin de sonu aynı. Bi Florya kalıyor.
Sabah olunca bir köylünün arabasını çalıp ineği aç köydaş ve yoldaşlarına götürmeyi planlarken, köylünün sıkı direnişi ile karşılaşıyor.
Köylü ona Almanların geleceğini, kıyafetlerini ve silahını saklamasını söylüyor, ve ona klasik köylü kıyafetleri giydiriyor. Adı da artık zenka perekhod olmuş bizim oğlanın. Aile fertlerinin adlarını öğreniyor, ve perekhodların oraya gidiyorlar.
Almanlar orada çocukları bir eve kapatıp, ailelerine çocuklarının çığlıklar içinde diri diri yakılışını izletiyorlar. Florya kaçmayı başarıyor. Sonra bizim oğlanın kafaya silahı dayayıp bir resim çekiyor Almanlar. Sonra gidiyorlar. Ve partizanlar oraya geliyor. Florya mızıka gibi bişile sesini duyurmaya çalışan, kanlar içinde bir kızla karşılaşıyor. O Glasha, tanınmaz halde. (Yanlışım varsa düzeltin)
Sonra kızı orada bırakıp uzaklaşıyor. Yoldaşlar Almanları kurşuna diziyor. Ve gidiyorlar.
Florya duruyor. Gölcük içinde bir afolf hitler resmi. Ateş etmeye başlıyor. Bebekliğine ulaşana dek... Gelmişini geçmişini hesabı.
Ve partizanlarla birlikte, yeni gelenlerle, ilerlemeye başlıyorlar yine...
Bitti. Son. The end.
Gudbayın.
Hadin hoşçakalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)